Yaşar Safkan

30 Mart Cuma Bilgi Üniversitesi’nde Konuşuyorum…

by Yaşar Safkan on Mar.29, 2012, under Uncategorized

Utanmadan reklamımı yapayım…

Bilgi Üniversitesi’nde “Özgür Yazılım Günleri” çerçevesinde iki tane konuşmam var..

Bir “Yazılımcı Seçimine Mühendisçe Yaklaşım” diye konuşmam var… 14:00-14:45 arası.

Bir de “Açık Kaynak Test Kütüphaneleri ile Birim Testi Yapmak”… 16:00-16:45 arası.

Yer Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü…

Reklamlar bitti…

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 5.0/5 (2 votes cast)
Leave a Comment more...

Çanta Sorunumu Çözemedim…

by Yaşar Safkan on Feb.14, 2012, under Hafifinden

Hayatta çok problem çözdüm, çanta sorunumu çözemedim, çözemiyorum. Mağlubiyeti de kabul etmek üzereyim. Sevgili blog takipçileri, beni kurtarırsanız siz kurtaracaksınız.

Sorun şöyle: “Nerd”ün önde gidip bayrak sallayanı olarak, envai çeşit elektronik malzeme var sağa sola taşıdığım. Bunun yanı sıra, ağrı kesiciydi nefes açıcıydı tarzı malzeme de var. Bir nal kadar cüzdan var. Muhtelif anahtarlar ve kartlar var. iPad var. MacBook pro var, 17″…

Şimdi bunların hepsi mutluluk içinde büyük boy bir sırt çantasına sığıyor. Sığıyor sığmaya da, yanına sadece iPad, anahtarlar ve kartları alıp çıkmak gibi bir gereklilik olduğunda, o çanta çekilmez oluyor. Aslında bu “minimal” malzeme bir daha küçük çantaya da sığıyor gayet güzel… Ama o zaman da “ful aksesuar” bir yere gitmek gerekince, elektronik malzemenin küsuratı ve MacBook pro içine kesin sığmıyor. İşin yoksa, her iki durumda bir çantadan diğerine taşın.

Bir diğer çözüm daha var… İki çanta taşımak. Bunu benden başka bir kaç kişide daha gördüm zaten. Bilgisayar ve elektronik malzeme ayrı çantada. Hafif malzeme ayrı çantada.

Bu da iyi hoş da, çift çanta özellikle kış zamanı pek bir zor oluyor. Tek omuza ikisini geçirsen ayrı, birini sağa birini sola almaya çalışsan ayrı dert. Ayrıca, sıkıysa alışveriş merkezine gir. Hele X-Ray makinasındaki güvenlik abla “laptop mı var, çıkartır mısınız onu” tarzı bir laf ederse.

Bir çanta ötekinin içine sığsa, o bir çözüm olacak. Ama sığmıyor. Yani sığması çantadan çantaya taşınmak kadar zaman alıyorsa çok da bir anlamı yok zaten.

Aklıma gelen tek çözüm, “modüler çanta”… Yani sapı ya da sapları tek, küçük çanta büyüğe monte olan cinsten bir şey. O tip kamp çantaları var, ama çepeçevre fermuar olayı oyunu bozuyor. Yerleştirip monte etmek o kadar uzun sürmemeli… Böyle pratik olmalı…

Ben mi deliyim, dünyada bu bir tek benim başıma mı geliyor? Çok şey mi istiyorum? Yoksa benim gibi bu durumdan şikayetçi ancak derdine derman bulamayan başkaları da var mı? El birliğiyle böyle bir çanta icad etsek, benden başka satın alan olur mu? Bu sorular geziyor kafamın içinde…

Ey ahali, top sizde… Derdime bir çare…

 

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 5.0/5 (1 vote cast)
6 Comments more...

Salam Taktiği

by Yaşar Safkan on Jan.16, 2012, under Ağırından

Bir zamanlar bir İngiliz dizisi vardı. “Emret Bakanım” diye. İngiliz politikasıyla eğlenen komik bir diziydi. Başrolde bakan ve müsteşarı vardı, müsteşarın adı Humphrey idi ama, bakanın adını çıkaramıyorum. Sonra, bir kaç sezonun ardından, bakan başbakan oldu, dizinin adı da “Emret Başbakanım” olarak değişti.

Dizide durum sıklıkla bakan/başbakanın bir soruna çözüm araması ve müsteşarın ona neden onun öyle olmayacağını anlatması şeklinde olurdu; bu diyaloglar herhalde dizinin en eğlenceli yerleriydi.

İşte bu diyaloglardan birinde, konu “nükleer silahlar” üzerineydi. Başbakan, nükleer silahların yapımını/bütçesini onaylayıp onaylamama noktasında. Humphrey ile klasik diyalog, azı hatırlama, çoğu uydurma şöyle bir şeydi:

Başbakan – Peki, bu silahlar ülke savunmasına önemli bir katkı sağlar, öyle değil mi?

Humphrey – Hayır başbakanım.

Başbakan – Hayır mı? Yani caydırıcı etkisi olur en azından. Değil mi?

Humphrey – Hayır başbakanım.

Başbakan – Neden?

Humphrey – Salam taktiği.

Başbakan – Ne?

Humphrey – Salam taktiği, efendim.

Başbakan – Nedir o?

Humphrey – İstediklerini dilim dilim alacaklardır. Salam gibi yani.

Başbakan – Nasıl yani?

Humphrey – Başbakanım, diyelim ki, nükleer silahlarınız var. Diyelim ki, sınıra yakın bir Kuzey İrlanda kasabasında halk arasında ayaklanma çıktı. Nükleer silah kullanır mısınız?

Başbakan – Elbette hayır. Onlar bizim vatandaşlarımız.

Humphrey – Evet, tam olarak. Peki, karışıklık bastırılamadı ve diyelim ki İrlanda tarafından polis kuvvetleri yardım amacıyla sınırı kuzeye doğru geçtiler. Şimdi nükleer silah kullanır mısınız?

Başbakan – Tabi ki hayır. Sonuç olarak iyi niyetli bir hareket de olabilir bu.

Humphrey – Kesinlikle. Sonra diyelim ki olaylar büyüdü. Bizim polis ile sınırı geçen polis arasında çatışma oldu. Güneyden daha çok takviye geldi. Şimdi nükleer silah kullanır mısınız?

Başbakan – Sanırım hayır… Hem nereye kullanacağım ki?

Humphrey – Haklısınız efendim. Sonra diyelim ki, sınırı geçenlerin arasına askerlerin de karıştığı anlaşıldı. Şimdi nüklee…

Başbakan – … kullanamam. Yani, adamlar Londra’ya adım adım gelse bile…

Humphrey – … hiç bir noktada nükleer silah kullamazsınız efendim.

Başbakan – Hiç mi?

Humphrey – Hiç

Meselenin sonunda, başbakan, her zamanki gibi şaşkın gözlerle, Humphrey’in dediğine gelir. Tabii kırk yılın başında bir kere de olsa, gerçekten doğru karar budur…

Dikkati çekmesi gereken nokta, başbakanın derdi değil, “salam taktiği”. Çok adice bir taktiktir bu. Hedefe giderken, yapılacakları karşı tarafın herhangi bir noktada yeterli tepkiyi veremeyeceği şekilde düzenlemek anlamına gelir. Verilecek tepkinin, “ya hep ya hiç” şeklinde olması durumunda, yani miktarının ayarlanamaması durumunda, karşı koyması çok zor, hatta imkansız bir taktiktir bu.

Nükleer silahlar işte tam öyle bir örnek. Orantılı güç kullanamıyorsanız, hiç kullanamazsınız. Görüldüğü üzere, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri kullanılmış nükleer silah yok…

Benzer mesele, kurbağa kaynatma meselesi. Kurbağayı soğuk suya koyar, yavaş yavaş ısıtır kaynatırsanız, kaynayıp ölür… Halbuki baştan sıcak suya atarsanız, zıplayıp canının kurtarır. Arada ufak bir fark var tabi. Kurbağa, durumu algılamadığından tepki vermiyor. Salam taktiğinde ise, durum algılanmasına rağmen, gereği hiç bir adımda yapılamıyor…

Görüyor musunuz salam taktiğini?

 

 

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 5.0/5 (4 votes cast)
Leave a Comment more...

Olasılık Bilen Kadı ile Bilmeyen Kadı…

by Yaşar Safkan on Dec.01, 2011, under Hafifinden

Lise edebiyat kitaplarından birindeydi yanılmıyorsam, bir “okuma parça”sı vardı… Başlığı da “Hendese Bilen Kadı ile Bilmeyen Kadı”ydı. Özetlersek meseleyi, bir adam diğerine bir kenarı 100 arşın (kadı olduğuna göre metre olacak değil, arşın olacak elbet) kare bir tarla söz vermiş. Ancak iş ödemeye gelince, iki tane bir kenarı 50 arşın olan tarla vermiş. Bir kadıya gitmişler, “hakkıdır” demiş… Alacaklı olan memnun olmamış elbette, başka bir kadıya (temyiz kadısı mı varmış ki?) götürmüş olayı, diğer kadı “hakkının yarısıdır” demiş. İkinci kadı hendese biliyor, ilki bilmiyor yani..

Ha, bu arada “hendese” geometri demek. Bunu o zaman öğrenmiştim. “Mühendis” dediğimiz de, “geometrici” demek aslında. Otomatikman aslında “mühendislik” de yine geometri oluyor. Kuvvetli bir anlam kayması var yani. Öte yandan İngilizce’de de durum pek parlak değil, “engineer” da “motorcu” demek… İlk anlamıyla, “engineer” denen adam, lokomotif sürücüsü…

Uzun girişten sonra; sadede doğru yakınsamaya çalışalım…

İnsanoğlunun anlayamadığı, hazmedemediği iki derin mesele var. Birincisi üstel büyüme (exponential growth). İkincisi olasılık. Birincisine başka bir gün başka bir yazıda bulaşırız da, bugün olasılığa girişeceğim.

Kesinliklerden çok hoşlanıyoruz insanoğlu olarak. Garanti, kesin, mutlak… Bunlar hoşumuza gidiyor. Belki, bir ihtimal, olabilir de olmayabilir de şeylerden o kadar hazzetmiyoruz. Ya da hazzediyorsak da, hesabını anlamıyoruz, doğru yapamıyoruz…

Israrcı olmak da, ders almak da yüceltilen şeylerdir sıklıkla, ama anlamlarına dikkat ederseniz birbirinin tam tersi şeylerdir. Bunları doğru yerde yapmak marifettir ki, bu da aslında bir olasılık hesabıdır…

Nasıl mı? Basit iki örnekle anlamaya çalışalım.

Diyelim ki elimizde bir madeni “para” var. “Para” diyorum ama, iki yüzünü ayrıd etmek için renk farkından başka, mükemmel simetriye sahip bir para… Saf metalden üretimiş, laser ile kesilmiş, mükemmel silindir geometrisine sahip bir metal parçası.

Bu “para”yı kullanarak yazı-tura oyunu oynuyorsunuz. Kazanırsanız 2 lira kazanıyorsunuz, kaybederseniz 1 lira kaybediyorsunuz.

Sonra enteresan bir durum oluşuyor. 4 kere oynuyorsunuz ve 4 kere kaybediyorsunuz.

Çoğu insanın tepkisi (eğer kumar hırsı sahibi değillerse) bu noktada oyunu bırakmak olur. (Paranızın bitmiyor bu arada.)

Doğru mudur bu? Değildir. Oynamaya devam etmeniz gerekir, ısrarcı olmanız gerekir. Çünkü, paranın yazı-tura gelme olasılığı yarı yarıya ise, eninde sonunda mutlaka kazanacaksınız. Yarı yarıya olduğuna olan inancınızın kaynağı ise, doğa kanunları ve paranın sahip olduğu mükemmel simetri… Bu kadar kolay etkilenmemeniz gerekir! Hatta kazanana kadar ısrarcı olmanız gerekir… Bildiğinizin en iyisine göre, para hala simetrik ve mükemmeldir çünkü… Olasılığın yarı yarıyadan saptığına inanmanız için sebep yoktur…

İkinci örnekte de bir “para”mız var, ama bu seferki eğri-büğrü, şekilsiz, dengesiz bir para. Öte yandan öyle bir eğri büğrü ki, yazı mı çok gelir, tura mı hiç bir fikir yürütemiyorsunuz.

Yine aynı oyun teklifi. Yazı gelirse 1 lira kaybediyorsunuz, tura gelirse 2 lira kazanıyorsunuz.

Oynamaya başladınız. 4 kere oynadınız ve 4 kere yazı geldi, kaybettiniz.

Oynamaya devam eder misiniz?

Başka hiç bir kaynaktan bilginiz olmadığına göre, şu anda bildiğinizin en iyisi, yazı gelme olasılığı 4/5, tura gelme olasılığı ise 1/5… Oyuna devam etmek mantıklı değil.

Baştan 4 kere tura gelseydi?

O zaman da tura gelme olasılığı 4/5, yazı gelme olasılığı 1/5 diyecektik. O zaman da oynamaya devam etmeye karar verirdik.

İşin ilginç kısmı, bu iki sonuç da, aynı para ile başınıza gelebilir! Şans…

Hangi karar doğru o zaman? Oynamaya devam mı? Oynamayalım mı?

Bildiğinizin en iyisine göre karar verecekseniz, iki karar da doğru! İki durumda da, kararı verip yanılma olasılığınız var. Kararı verip, haklı çıkıp, daha çok para kaybetme olasılığınız da var. Ancak bu, verilen kararı yanlış yapmaz!! İnsanı zorlayan kısım da bu…

Kesinliğin olmadığı durumda, eldeki bilgilerin en iyisine dayanarak verilen karar, nihai olarak beklenen sonuçları vermese de, karar olarak doğru karardır!

Elinizdeki bilgilerin de doğru olma olasılıklarının ne olduğunu da değerlendirmek zorundasınız öte yandan… Mesela “mükemmel para” varken ortada, olasılığın yarı yarıya olma olasılığını kesin aldığımız için, sonradan başımıza gelen olayların bu fikrimizi değiştirmesine izin vermedik. Öte yandan, başka bilgimiz yokken ise, başımıza gelen her olaydan ders alma gayretinde olduk…

“Başka bilgimiz yok” ne demek bu arada? Yani, mesela tura gelme olasılığının sıfır ile bir arasında herhangi bir değer alma olasılığının tüm değerler için eşit olması demek… Tabii sonuçları gördükçe bir şeyler öğrenip, fikrimizi değiştiriyoruz.

“Sabit fikir” mesela, insanın kendi fikirlerinin doğru olma olasılığına hep 1 ataması durumu ki, yine olasılık problemidir…

İnsanların çok küçük bir kısmı “sapık”tır ya da kötü niyetlidir aslında. Ama yine de çocuklara “yabancılarla konuşma” denir.

Aslında doğru hareket şudur: Yabancı size yaklaşırsa, konuşmayın, mümkünse kaçın! Ama zor durumda kalırsanız, herhangi bir yabancıdan yardım isteyin, başınıza bir şey gelmez… Sebep basit: İyi niyetli yabancının size yaklaşma olasılığı çok düşük!

Mühim şey yani bu olasılık. Aynen hendese bilmek gibi, olasılık bilmek, doğru veya yanlış karar vermek arasındaki fark olabilir…

Yani muhtemelen…

 

 

 

 

 

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 3.5/5 (4 votes cast)
5 Comments more...

Ben Bunu Öğrendim…

by Yaşar Safkan on Sep.02, 2011, under Ağırından

Yine bir “tutmayacak” yazıya başlıyorum. Tribünlere oynayamayacağım çünkü. Bir kez daha yazının kahramanıyla okuyucunun özdeşleşemeyeceği bir hikaye…

Canım, tutmazsa tutmasın.

İnsanın kendisini tanıması, öyle görünüyor ki, ömür boyu sürecek bir şey. Kendisini düzeltmesi, değiştirmesi daha da uzun sürecek bir şey. Tutarsız değil, belki ömrünün sonuna kadar kendini tanıyabilir (şimdi içimden belki bir gün bunun da mümkün olmadığını düşüneceğim, bunu okuyunca “eski kendi”me güleceğim diye düşünüyorum) ama ömrünün sonuna kadar kendini istediği şekle sokamaz diyorum.

İnsanın, kendisindeki en önemli, en kalın hatları bile öğrenmesi şaşırtıcı derecede uzun zaman alıyor.

35 yaşımda öğrendim en önemli meselelerden birini. Yazmıştım yazısını; kısaca benim mutlu olmak için, bana ihtiyacı olan insanlara ihtiyacım var. Yan etkisi de, birisi direkt olarak yardım isteğinde bulunursa, onu yapmadan duramıyorum falan… (Unutabilirim ayrı, ancak reddetmem çok zor.)

Üç sene sonra bir şeyi daha öğrendim. Bu sefer olumlu değil (hoş önceki ne kadar olumlu ayrı mesele) olumsuz bir mesele.

İnsanları yeterince dinlemiyorum.

Bu kadar mı? Eh, kısaca böyle özetleyebiliriz. Ama, olay biraz daha karmaşık. Mesela, insanları anlamıyor değilim. Anlıyorum. Durumları da, olayları da, fikirleri de hızlı anlıyorum ve hızlı analiz ediyorum. Vardığım sonuçlar da, genel olarak doğru ya da eldeki bilgilerle ulaşılabilecek en doğru sonuçlar… (İşte burası “hade lem” diyeceğiniz yer. Buyrun çekinmeyin, deyin; ancak durum bu.)

Ancak, bir işe yaramıyor.

Beni yakından tanıyan insanlar için, bu büyük bir problem değil. Elbette uzun vadede sıkıntı verebiliyor (her kelimeyi yanlış kullandığınızda düzelten bir adam düşünün mesela) ama bana külliyen “kıl” olmak için yeterli sebep oluşturmuyor. Affedilebilir, affedilemezse tolere edilebilir bir durum.

Yakından tanımayan insanlar için ise, durum biraz farklı. Lafının yarısını dinleyip, sonra sıkılıp, sonra doğrusunu anlatmaya falan çalışınca… Kıl olmayı çok kolaylaştırıyorum diyelim.

Google’da bir laf vardır, “haklıysan ukalalık değildir” diye. Maalesef çoğu yerde bu geçerli değil.

Ne yapmak gerek? İnsanları daha çok dinlemek. Diyeceklerini daha usturuplu, daha sakin anlatmak.

“Eh be kardeşim, neden bunu başından beri böyle yapmıyorsun?” diye düşünebilirsiniz. Zor. Çünkü bunu böyle yapmak için, bir noktada sonuca aldırmamak gerekiyor. Bir şeylerin hızlı ve doğru yapılmasını istememek gerekiyor. Bunlar benim için çok zor meseleler.

Peki şimdi ne değişti? Şunu öğrendim: Bu ittirip kaktırma, tez canlılık, “ukalalık” hiç bir işe yaramıyor. Çünkü, lafı anlattığın adam, onu anlayacak çapta olsa, zaten işin başından onu öyle yapıyor olacak. Onu anlayamayacak adama anlatmaya kalkmak, fayda vermediği gibi, bana zarar veriyor. Kendime hiç haberim olmayan düşmanlar ediniyorum.

Daha enteresan mesele şu: “Kıl ukala” mısın, yoksa “zeki vizyoner” misin farkı, sadece elinde tuttuğun güç ile ölçülüyor.

Dinlemenin faydası ne olacak? Evet, düşündükleri nihai olarak yanlış. Ama farketmez. Neden, nasıl öyle düşünüyorlar anlamak lazım. Onlara doğrusunu, o seviyeden anlatmaya çalışmak ancak faydalı olabilir. Onlar da, ezilmişlik yerine, ciddiye alınmışık hissi yaşarlar. Mutlu yarınlara doğru daha hızlı koşabiliriz belki.

Adam olur muyum böyle? Bilmiyorum… Göreceğiz.

 

 

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 5.0/5 (6 votes cast)
1 Comment more...

Objective C: Back to the Future!

by Yaşar Safkan on Aug.10, 2011, under Teknik

Apple patladı, patlattı, gidiyor.

iPod dedi, iPhone dedi, MacBook dedi, iPad dedi, dedi de dedi.

Kullanıcı deneyimi olarak dövebilen, yenebilen yok adamları. Yapıyor ve güzel yapıyor “adamlar”.

Öte yandan, son kullanıcı için sağladıkları konforu, maalesef programcı tayfasına sağlamıyorlar.

iPhone/iPad uygulaması yazmaya kalkanlar, ne dediğimi biliyorlar.

XCode, bu işin IDE’si. XCode 4 daha kabul edilebilir oldu ama, daha geçen sene XCode 3 vardı henüz. Onunla ilgili yorumum, “insan bunu insana yapmamalı” şeklindeydi.

iOS için seçtikleri programlama dili de bizi yirmi sene geri götürdü. Objective C! Kapağını açınca naftalin kokuyor. Objective C dediğin, preprocessor kullanarak C diline Smalltalk’dan feature taşımak için ITT’de icad edilmiş bir dil. Sene 1981. Apple’ın neden seçtiği belli, az RAM’li yerlerde overhead minimum olacak şekilde çalışıyor programlar. Fakat programcıya yazık değil mi ağalar?

Aynı durum ile karşı karşıya olan Google (tamam taraflıyım burada) Java seçerek daha doğru bir seçimde bulunudu. Dalvik JVM de pek ağır siklet değil, dünya da batmadı.

Objective C’de kıl olduğum durumlar:

  • Arkaik notasyon. Köşeli parantez ile metod çağırma, ya da mesaj gönderme.
  • İlk maddede de belli olan kavram kakafonisi. Class’a interface, interface’e protocol, protokole Mahmut dememiz gerekiyor.
  • Kategori diye bir şey var, adı ile kendisi alakasız.
  • Yeniden manuel memory management’a döndük. Birinci seviye memory leak yine mümkün. Yaşasın!
  • Ayrı header dosyası, ayrı kod dosyası yaz. Sene 1994 sanki.
  • Compiler ayrı, linker ayrı arıza çıkartsın. Yine sene 1994.

Tabi esas rezillik, mobil cihazların da kapasiteleri tavanı aştığı zaman olacak. Objective C’nin orijinal seçilme nedeni olan kısıtlı donanımda çalışma gereği ortadan kalkınca, tamamen sebepsiz yere 2011 yerine 1994′te kod yazıyor olacağız programcılar olarak.

Yahu şu Apple’ın bize ettiğini yedi düvel bir araya gelse edemez…

Ha bir de şu mesele var: “Alışınca güzel valla” diyenler falan var. Bu arkadaşlar, çatala karşı Çin çubuğunu, otomatik vitese karşı manuel vitesi savunanlarla aynı kamptan. Maksada göre değişir. Otantik deneyim istiyorsanız, Çin çubuğu kullanabilirsiniz. Ancak çatal daha iyi teknolojidir. Araba yarış cihazı ise, manuel vites sevebilirsiniz (hoş son gelişmelerden sonra bu da yalan oldu; F1 araçlarında tiptronik dedikleri otomatik vites var). Ama otomatik vites gereksiz arkaikliği kaldıran bir teknolojidir. Yani genel olarak, insanı eğitmek yerine makinayı eğitmek, düzeltmek doğru olan opsiyondur. Böylece dikkatinizi ve eforunuzu daha yüksek seviyeden işlere aktarabilirsiniz.

Üç gün compiler’ı mutlu etmek için uğraştım… Neyse ki eski C’cilerden kim kaldı diye sorulunca elini yükseğe kaldıran tayfadanım.

Şimdi kod yazmaya devam…

 

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 5.0/5 (3 votes cast)
2 Comments more...

Hak ararken haksız duruma düşmek…

by Yaşar Safkan on Jun.26, 2011, under Blog

Bugün, Şişli savaş alanına döndü. Milliyet, haberi şöyle vermiş:

Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun cezaevinde bulunan milletvekillerinin serbest bırakılmamasını protesto eden gruba polis müdahale etti.. Sebahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder ve Levent Tüzel’in de aralarında bulunduğu grupta gazdan etkilenenler oldu.

Demokrasi, boru değil. Genel olarak, “biz demokrasiyi severiz, bizim parti kazanırsa” diye demokrasi elbette olmaz.

Demokrasiyi hazmetmek gerek. Anayasa yazmakla da demokrasi olmaz mesela. Yenisini yazıp, ondan medet umacağız ya… Onun da faydası yok. Demokrasi dediğin, hukuk dediğin, kafaların içinde olacak. Polisin de, sokağa hak aramak için dökülen insanların da.

Olayın gazetelerde yazmayan kısmı şöyle: Biber gazını yedikten sonra, yürüyüş yapmaya çalışanlar sokak aralarına dağıldılar. Bizim sokak da, Abide-i Hürriyet Caddesi’ne paralel ilk ara sokak. Daldılar buraya kaçıyorlar. Buraya kadar bir şey yok. Yani var bir sürü şey de, hak ararken haksız duruma düşmek yok. Sonra bir grubun içinden biri, elindeki oturma yeri kopmuş metal tabure ayağıyla, sıradan parketmiş araçların tutturabildiği hepsinin arka camlarını patlattı…

Arkadan gelen bir gruptan başkaları da buna meylettiler… Gruptan yaşlıca biri “yapmayın” dedi de durdular…

Çıktım baktım sonra, sokağın sonuna kadar neredeyse tüm arabaların camlarını kırmış. Arka camlarını, herhalde kendine göre “az” hasar vermek amacıyla…

Neden yaparsın ki bunu? Araç sahibinin senden yana olmadığını nereden biliyorsun bir kere, ey deve?

Kendi davana, fayda mı sağlıyorsun zarar mı? Bunlar gavurun arabaları mı?

Şimdi bir de öte tarafına bakalım olayın…

Olaylar nasıl bu hale geldi? Görmedim, orada değildim. Ama, “eskalasyon” dediğimiz şeyin nasıl olduğu bellidir genelde.

Adamlar Taksim’e yürüyeceğiz diye gelmişler. Yanlarında milletvekilleri de var. Yürürüz, yürüyemezsiniz…

İtiş kakış… Sonra polisin müdahalesi. Sonra polise taş. Sonra basınçlı su, biber gazı.

Sonra tabi, ara sokaklara yayılan, öfkeli kalabalık. Savaş alanına dönmüş ortam. Zarar gören insanlar, esnaf.

Adamlar Taksim’e yürüseydi, bu kadar zarar olacak mıydı? İnsanları bir adım daha birbirine karşı bilemiş olacak mıydık?

Şiddete ve zarar vermeye başvurmadıktan sonra, bırakın yürüsünler, bırakın demokratik tepkilerini ortaya koysunlar…

Tepki göstermeye ve hak aramaya ne kadar hakları varsa, başka insanların hakkına zarar vermeye bir o kadar hakları yok.

Olaydan sonra, çıktım fotoğraf da çektim. Buyrun aşağıda…

 

 

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 3.7/5 (3 votes cast)
1 Comment more...

Negatif oy olur mu?

by Yaşar Safkan on Jun.12, 2011, under Kısa Kısa

Negatif Oyİmaja dikkat… Sağ alt köşede LDP var. Oy oranı sıfır… Ama nasıl sıfır? Negatif sıfır. %-0.0. Yani, sıfırın altında oy almış da, yüzde olarak yuvarlayınca, sıfır olmuş, ama negatif sıfır olmuş. Bu da TRT ekranlarında göründü. Bundan başka yorum yok…

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 3.7/5 (3 votes cast)
1 Comment more...

Orta Kararlık Kültürü

by Yaşar Safkan on Jun.06, 2011, under Hafifinden

Orta kararlık kültürü… Frenkler buna “mediocracy” diyorlar. Yani, toplumda orta karar insanların öne çıkması durumu.

Kökünü nereden alır bilmiyorum; göçebelikten mi, imparatorluk olmaktan mı, ama biz Türklerde bir orta kararlık kültürü var ki, değme gitsin. Orta kararlığı severiz; deyişlerimize atasözlerimize işlemiştir bu. Gruptan kimse ayrılmasın isteriz; ileri çıkanları geri çekeriz, geride kalanları da çekiştire çekiştire götürürüz…

Bunu yaparken standartlar sapıtmış, tanımlar bozulmuş, sap ile saman birbirine karışmış çok mu önemli…

Mesela, herkesi üniversite mezunu yapmaya çalışıyoruz nedense. Geride kalan olmasın. Satıcılarımız bile üniversite mezunu olsun istiyoruz, yakında kapıcılarımız bile üniversite mezunu olacak. Bunu yaparken, üniversitenin suyunu çıkartmışız, çıkarttığımız su ile üniversite kavramını sulandırmışız, çok mu önemli? Kaynakları dağıtmışız, herhangi bir üniversitenin sivrilmesine de pek olasılık bırakmamışız, hepsini birden “yüksek lise” haline getirmişiz. Maksat orta kararlık ise, görev neredeyse tamamlandı…

Sivrilmek isteyen de yurtdışına gidiyor zaten. Orta kararlık adına bir başarı daha. Sivrilenleri burada törpüleyemezsen, yurtdışına kovala…

“Kamu sektörü” dediğimiz, “devlet kapısı” da o cinsten şahane bir şey. Gerçekten iş yapmaya çalışanı ödüllendiren bir durum yok. Hatta, diğerlerini kötü gösterdiği için, dışlanması, ayağının ya sabun ya yağ marifetiyle kaydırılması şiddetle olası. Öte yandan, “zülf-i yare” dokunmadığı sürece, kimsenin “ekmeğiyle oynamak” da söz konusu değil. Varsın işler olmasın, acelesi yok zaten. Önemli olan, hepimiz orta karar olalım…

Özel sektör farklı olsa, mesele değil. Ama durum pek öyle değil. Kimin kimi tanıdığı, kimin kimin adamı olduğu daha önemli. Birbirimizi tutalım da… Orta kararlığa halel gelmesin. Öte yandan dişe dokunur bir iş de yapmayalım. Aman aman. Birisi sivrilirse neyimize gerek, birilerini kovmamız da gerekebilir. İş yapan adamlar diğerlerinin yükünü de çeksin, yapmayanları da yapamayanları da beslesin. Bilenle bilmeyen, yapanla yapmayan bir olsun. Hep birlikte az mutlu, az mutsuz, az başarılı yarınlara doğru koşalım… Yok hayır, koşmak yok, yürüyelim en orta karar hızla.

Biz başarıya gidemesek de, gittiğimiz yere başarı diyelim, o problemi de çözelim. Hatta, ödüller verelim birbirimize, bozacının şahidi şıracı olsun, bozacı ödül alsın şıracı alkışlasın, şıracı ödül alsın bozacı alkışlasın.

Türkiye yıllardır ne çıkar, ne batar… Orta karardan gider işte.

Orta karar bir yazı işte bu da.

Uyabildim mi ortama?

 

 

 

 

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 5.0/5 (8 votes cast)
2 Comments more...

İyi Yatırım – Kötü Yatırım

by Yaşar Safkan on Jun.06, 2011, under Hafifinden

Yatırım deyince, herkesin anladığı anlamıyla “yatırım”dan bahsetmiyorum. Hisse senediymiş şuymuş buymuş o taraklarda pek bezim yok. Bahsettiğim yatırım, “benim kullandığım anlamı”yla yatırım. Belki dili böyle kendi keyfime göre eğip bükmeye hakkım yok; ama oldu bir kere, en azından açıklayayım…

Yıllardır, para verip satın aldığım bir şey, eğer değerini bulur, iyi ve sık kullanılırsa, ona “iyi yatırım” diyorum. Eğer büyük umutlarla alınan o şey, şu ya da bu sebepten rafa kalkar, fiyatının hakkını veremezse de, ona “kötü yatırım” diyorum. Orijinal kelime anlamından çok da farklı değil, yalnız paranın para değil fayda ya da tatmin getirmesini bekliyoruz burada…

Bu yazıda, elektronik eşyalarla sınırlı bırakacağım meseleyi. Halbuki daha nelere genişler; insanlara kadar yolu var. Öyle o kadar etraflı yazı yazmaya kalkınca da yazı bitmiyor.

Neler almışım bakalım, hafızayı zorlayalım:

Commodore 64

Bunu tabi teknik olarak kendim almadım. Para “çöteynk” diye kimi cebinden çıktı derseniz, rahmetli dedemin cebinden çıktı. Sene 1984. Gelmiş geçmiş en iyi yatırım olsa gerek bu. 1984-1991 yılları arasında, yedi yıl kullandım bu mereti. Kullanmak da laf mı, hayatımı başında geçirdim. Oynadığım oyunun haddi hesabı yok, ikide birde söylediğim gibi ilk programcılık olayına da bununla girdim. Evde duruyor hala o ilk alınan Commodore 64. Zamanında verilen 165.000 TL (insan ne ayrıntıları hatırlıyor böyle olunca) kendini ödemenin çok ötesine geçti. O zaman hobiyi başlattı, sonra mesleğe döndü. Dolapta tozlanan makina dile gelip de bugünkü maaşımdan pay istese hakkı var, o kadar ciddi yani durum…

Amiga 500

Commodore 64 sonrası aldım bunu. Bunu kendi paramla aldım. (ÖYS’de derece yaptım diye para verdiler dershaneden, onunla.) 1991-1994 arasında hizmet verdi bu arkadaş. İyi yatırım yine. Onun parasını unutmuşum ama, o da kendisini ödedi.

Sony Reader

Birden zamanda çok ileri ışınlandık ama olsun. Aldım bunu, çok güzel alet diye. Gerçekten de güzel. Normal kağıt gibi okunuyor, pili neredeyse sonsuz süre gidiyor. Kitaplar da yükledim içine, okudum da. Ama ömrü kısa oldu. Üç ay kadar sonra, rafa kalktı ve tozlanmaya başladı. Kötü yatırım. Sebep mi? Tek yönlü cihaz. Yalnız kitap okumaya yarıyor. Hafif, yarım kilodan azdı yanılmıyorsam, ama öyle boşverilecek bir ağırlık değil. Çantaya koyunca varlığı farkediliyordu yani.

Sony Z Serisi Laptop

Bunu Sony Reader’dan önce almıştım. Pahalı şerefsiz, ama hafif. Bir buçuk kiloluk bir laptop, ama netbook değil, bayağı ful performanslı bir laptop. Karbon fiber gövde. Sony Reader’ın da pabucunun dama atılmasına yardımcı oldu. 1.5kg taşıyınca her iş bundan yapılabiliyordu çünkü. En sevdiğim özelliklerinden biri, entegre 3G modem sahibi olmasıydı. SIM kart’ı takınca, her yerden İnternet, öyle Vınn gibi falan bir takozu tak çıkart derdi de yok…

Düşürüp köşesini kırmasaydım, daha tedavülde de kalırdı. Tamir ettirdim, şimdi Kadriye’ye hizmet veriyor.

Sony P Serisi Laptop

Bunu kendime diye almamıştım zaten. Gördüyseniz, yarım porsiyon laptoplardan. Netbook kadar performansı var. Çok küçük, çok da şirin. Ancak, kullanılamıyor. Yavaş. Kapat aç, Konya git gel altı saat. Ekran ufaküçük. Çok kısa kullanım süresinden sonra, şu anda evde dolapta tozlanıyor. Kötü yatırım, çok kötü yatırım.

PSP

Play Station Portable… Bunu da aldım bir heves. Kullanım şekli ve ölüm sebebi Sony Reader’a benzedi. Oyun işini iyi yaptığ kesin. Ancak, tek yönlü bu kahrolası da. Başka işe yaramıyor. Bir kaç ay kullanım gördü, satacağım diye götürdüğüm işyerinde çekmecede tozlanıyor. Bu da kötü yatırım.

Apple iPad

Her dakika kullanılmasa da, tam olarak laptop yerine geçmese de, kesin keslikle iyi yatırım. Tam mobil anda imdada yetişen cihaz. Tek yönlü de değil, mail oku, webe bak… Olmadı sağlam bir uygulamayla ne gerekiyorsa o olabiliyor. Üzerinde net olarak yapılmayan şey, kod yazmak. Oyunları da yeterince iyi. PSP’nin ecelini biraz da bu getirdi zaten.

MacBook Pro 17″

Sony Laptop kırıldı, aynı gün gittim bunu aldım. Ağırlığı biraz fazla, kabul. Ama canavar gibi. Acayip bir pil ömrü var. Şu anda bu yazıyı onun üzerinde yazıyorum mesela. Üzerine Windows bile kuruluyor şerefsizin. Neredeyse senesini tamamlayacak. İşyerinde de “esas bilgisayar” olarak onu kullanıyorum. İyi yatırım.

Daha örnek verebilirim, ama fazla uzun yazı beni bozmasa bile okuyucuyu bozuyor. Bunlarda ortak bir tema var. O da şu: Alırken, cihazın iyisi alınacak. Tek yönlü bir cihaz olmayacak. Onunla beraber aynı işi gören başka cihaz olmayacak.


Bugün “Information and Entropy” finalini yaptım. Soruları da dün gece sabaha karşı hazırladım. Yorgunum. Uykusuzum. Yarın sabaha iş görüşmem var. Yazıyı da ertelersem, yayınlanma olasılığı çok düşecek. Onun için, daha fazla anlam sağmaya çalışmıyorum. Doğallığıyla yayınlıyorum, gidiyor…

Tanrı günahlarımızı affetsin…

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 4.8/5 (4 votes cast)
1 Comment more...

Looking for something?

Use the form below to search the site:

Still not finding what you're looking for? Drop a comment on a post or contact us so we can take care of it!

Visit our friends!

A few highly recommended friends...